Sokaktaki Çocuk

Sokaktaki Çocuk

Sokaktaki Çocuk

Soğuk balkon demirine tutunup karanlık sokakları seyre daldım.  Hiçbir şey düşünmeden öylece duruyordum.  Hava soğuktu ve cadde sessiz.  Hafifçe esen rüzgâr yüzüme vurdu, içim üşüdü.  Dışardaki ayaz değildi üşümeme sebep olan, loş sokak lambalarının aydınlattığı yolda, küçük ve yorgun adımlarıyla evine doğru giden çocukluğumu görmüş olmamdı.

Evet oradaydı, seslensem duyacak gibiydi.  Bense izlemeyi seçtim, onun yorgun bedenini tenha sokakta sürükleyişini…

Balkondan aşağı doğru sarktım ve rüzgâr beni sanki bir yaprakmışım gibi alıp götürdü.  Soğuk bir nefes olarak çocuk bedenime girdim.
Ne tuhaf bir his bu!
Ne kadar küçüğüm!
Ne kadar mâsum, ne kadar toy, ne kadar savunmasız…

Ve ne kadar yorgunum, aman Allah’ım…

O küçük ayaklarımla gün boyu masaların aralarında dolaşmış, o küçük ellerimle boş tabakları, kirli çatal-bıçakları toplamışım.  Hayatımda hiç tadına bakmadığım lezzetleri gün boyunca masaları kahkahalarıyla çınlatan müşterilere sunmuşum.  Boyumdan büyük masaları taşımış, dağ gibi bulaşıkları eritmişim.  Bir iki de sakarlık yapmış, sağlam fırça yemişim.

Dişlerim birbirine vuruyor, titreyerek ilerliyorum.  Epey yolum var daha. Fısıltı şeklinde kendi kendime konuşuyorum.  Kelimelere dikkat kesiliyorum.  Hayır hayır konuşma değil bu, bir şiir denemesi.  Ne de güzel sıralıyorum ardı ardına kelimeleri o kısıtlı dağarcığımdan.

“Ayaz gecelerde
Ceplerimde ellerim
Titreyerek arşınlarım caddeleri

Tenha sokaklarda
Bir ben varım
Bir de sokak köpekleri

Sen çok uzaklarda
Ve ben burada yarım
Sayar dururum günleri”

Deniyorum deniyorum bir dördüncü üçlüğü çıkaramıyorum.  Sonra bana doğru yaklaşan bir sokak köpeği dikkatimi hepten dağıtıyor, önceki mısralarda siliniyor aklımdan.  Kapkara, çirkin ve bir o kadar korkunç bir köpek.  Adımlarım hızlanıyor, ah ev neden bu kadar uzak?  Peşimdeki bir insan olsa adımlarını duyabilirdim ve ona göre tedbirimi alabilirdim.  Ama bu dört patili ürkütücü yaratığın adımları sessiz.  Yaklaşıyor mu?  Yoksa bıraktı mı peşimi?  Bilmeden ilerliyorum, epey ilerledikten sonra korkuyla dönüp bakıyorum ardıma, şükür ki ortalarda yok, takip etmemiş.

Derin bir oh çekiyor çocukluğum ve beni dışarı atıyor.  Tekrar dönmek istiyorum bedenime, ona eve kadar eşlik etmek istiyorum ama yapamıyorum.  Beni balkondan alıp onun küçük bedenine getiren rüzgâr bu kez ters yöne doğru esiyor.  Beni bir emanetmişim gibi aldığı yere bırakıyor.

İşte şimdi yine aynı yerdeyim, soğuk balkon demirlerine tutunmuş az önce çocuk hâlimi gördüğüm yerde.  Ama o, az önce gördüğüm yerde değil.  Derin bir oh çektikten sonra koşar adım evine girmiştir muhtemelen.  Annesi sıcak bir çayla içini ısıtmış, koltukta uyuyakalmış olan babası onun eve girdiğini gördükten sonra huzurla yatağının yolunu tutmuştur.

Ve sonra, önündeki çeyrek asır neler neler yaşayacağından habersiz, yorgun ama umutlu yastığa başını koyup hemen uyumuştur.  Keşke birkaç küçük ipucu verebilseydim sana küçüğüm.

Keşke…

By |2018-11-02T16:18:05+00:00Kasım 2nd, 2018|Mahir Şanlı-Köşe Yazılarım|0 Comments

Leave A Comment